20.02.2018

Şimdi iki konu var. İkisi de kendi hatalarımı sevmeme aslında.
Birincisi hatalardan dolayı annemin benim, tüm insanların acı çekmesi, hatalar yüzünden acı çekiyoruz. Hatalara eksikliklere tahammül edemiyorum bu yüzden ve hatalı olmaktan da korkuyorum…
İkincisi de hatalı, dengesiz ve kötü görünmekten dolayı dışlanıyorum. İyi olamadığım için insanlardan değer görmüyorum. Hatta üstüne aşağılanıp eziliyorum da. Saygı duyulmayıp değer verilmiyorum.
İkisinin de eski anıları ve duygusal yükleri çok ağır. Psikologa gitmemin asıl sebebi bunlardı. Ailemdeki benzer örüntüyü ve olaylardaki bağıntıyı göremiyordum. Şimdi görebiliyorum ve duygusal yük daha ağır basıyor. Bu anlayışı değiştirecek olumlu eylemler yapmaya çalışıyorum.
Bugün okulda dersteyken dersi takip edenlerden anlayanlar daha aktif ve mutlu olduğu, zor anlayanların ise aktifliğinde düşüş ve somurtmak aşikar durumdaydı. Ben abrtıyorum ama yine de çoğu insanın enerjisini düşüren bir durum olduğuna eminim.
Toplumumuzda değer verdiğimiz şeyler var, çocukluktan da destekleniyor bunlar. Başarılı olursak sevgi ve ilgi görüyoruz, değerli sayılıyoruz. Başarılı olmaz isek değersiz, hayta, serseri, aptal olarak görülüyoruz. Bunu bizzat ailelermiz, öğretmenlerimiz yapıyor.
Mesele neye değer verdiğimizden çok neden değer alışverişi içinde olduğumuz. Okul ve iş hayatında, başarı konusunda böyle bir mekanizma işlerken arkadaşlar ortamlarında farklı kıstaslar değerimizi düşürüp alçaltabiliyor.Ama değer hepimizin içinde derin ortak bir yara.
Değer vermeyi aslında onaylanmak olarak düşünebiliriz. Diğer insanların bizi onaylaması. Okay demesi. Sen okaysin, seni uygun görüyorum. Hatta sen çok okaysin, herkesten çok okaylenecek yanın var sana ilgi duyuyorum.
Bunu istemek bariz bir açlık. Bu açlığın kaynağı nedir? Kendi kendimizi onaylayabilir miyiz? Başkalarını eleştirip kendimizin okay olduğuna dair çıkarımları bırakıp herkesi iyisiyle kötüsüyle okayleyebilir miyiz? Buna mani olan acıları, eski yaraları dindirebilir miyiz?
Şunu söylemek isterdim. Aslında bir toplumda değeri sadece hak edenler alır. Bu yüzden hak edecek hale evrilmeliyz. Ama bunu söylemek derindeki ben değersizim, değerli olmalıyım inancını kamçılayan bişey olurdu. Çaba harcayarak değerli olmaya çalışırdık sadece ve hiç bir zaman da ulaşabileceğimiz bir şry olmazdı.
Belki şu söylenebilir. Değerli ve değersiz olmak duruma göre ve koşula göre değişir. Bu dünyanın dengesidir. Bu meselenin kişinin içinde dengr bulamamasının sebebi yaşadıkşarı acılar olabilir. Acılar “bir şekilde” dinerse denge kolaylıkla sağlanır. Çünkü değersiz durumda kişi mutsuz olsa da çok fazla umursamaz (en azından benim kadar düşünüp yazılar yazmaz :D), değerli olduğunda da bunu büyük bir başarı olarak görüp abartmaz. Aynı zamanda dengeds olduğu için herhangi bir durum içinde değerli olup olmadığı hissi dikkatini daha az çeker.
Ya da en temeldeki değerli değersiz meselesi hepten bitirilebilir, bunlar mevzu bahis olmaz. Bunu yapmanın belki bir yolu değerli ve değersiz kavramlarının bir anlam taşımaması ya da zaten herkesin değerli olmasından ötürü bir sorun teşkil etmemesi olabilir. Tabi burda herkesin değersiz olma ihtimalini de kabul etmiş oluyoruz bu da rahatsız edici bir depresif hale çıkarır bizi, ha bunu istemiyoruz çünkü mutlu olma peşinde koşuyoruz en başından beri. İşte burda şunu düşünebiliriz. Hayatımız dualite arasına sıkışmış durumda ve biz ya dengesini bulup hiç aldıramayabiliriz ya da bunu ya acı yoluyla ya da başka bir şekilde farkedip ikililiğin bitmesini isteyebiliriz ya da eğer ortada bir acı veya merak varsa bunu nötrleyip ikililiğe geri dönebiliriz.
Benim düşüncem ise ikililiğin bitebileceği ve bunun aşamalı olacağı. En üsttekinden en derindekine.
Reklamlar

Kaybolmak

1356

İşin başlangıcı can sıkıntısında. Zaten böyle bir şeyi ancak işsiz olan, işini sevmeyen ya da işi bu olan biri yapar. Olayın doğuşu can sıkıntısı olabilir fakat olayı besleyen amaç bir şey bulma arzusu diyebiliriz. Varolduğun ortamda olmayan bir şey. Senin için yeni olmalı. Her an arayışın ve yeninin içinde olmak gibi. Bir yerden sonra bir şey bulmayı bırakıp eylemin kendisinden kolaylıkla tat alabiliyorsun. Kayıp bir şekilde dolanmaktan bahsediyorum.

Şehirler benim ormanım, Ankara benim ormanım. Kaybolmaktan çekinmiyorum. Kuralları, merkezleri, istasyonları, neyin ne işe yaradığını, neyin neden konduğunu az çok biliyorum. Bu bilgiler bana kaybolabilme rahatlığını sunuyor. Nereye varırsam varayım dönmek isteğim yere dönebilirim, bazen dönmek istemesem de.

1362.jpg

Bu olay ne zaman başladı tam hatırlamıyorum ama hayırlı Ramazan akşamlarında başladığını söyleyebilirim. Can sıkıntısından tam iftar vakitlerinde dışarıda dolaşmaya başlamıştım. Kimsenin o saatte dışarıda olmaması hoşuma gidiyordu ama gittiğim yerler bildiğim yerlerdi ve sıkılmaya başlamıştım. Yaklaşık 10 küsür yıldır aynı yerde oturmamıza rağmen sapmadığım yollar çoktu. Ben de denemeye başladım. Birbirine benzeyen apartmanlar, boş araziler ve farklı tipler arasında dolandım durdum. En azından yeni bir şey yapıyordum. Ne zaman yorulursam bulduğum bir parkta dinleniyor sonra evin yolunu tutuyordum.

1361

Bunu geliştirmek gibi bir amacım yoktu ama yaşadığım can sıkıntıları ve yalnızlık beni buna itiyordu. Geçen sene İstanbul’a gittiğimde 3 gün boyunca kaybolarak gezdim. Zaten sık sık yine dışarı çıktığım ya da aynı yere birden fazla kez gidiyorsam farklı yollar denediğim de oluyordu. Bu tarz deneyimlerle pekişti de pekişti. Fakat içimde bir fazlalık ve eksiklikle dolaşmaya başladım. Evet bir şeylerle kendimi dolduruyordum bu gezilerde fakat bu doluluğu dışarıya aktaramıyordum. Önce hissettiğim tatminkarlığı dışarıya vurmaya çalıştım. Gülümseyerek dolaştım ya da küçük bir yamaç ya da merdiven gördüğümde coşkuyla koşuyordum. Yetmediğini anladığımda fotoğraflar çekmeye başladım. Hem kendimi hem gördüklerimi çekiyordum.

1351

Bunlar beni duygusal olarak bir nebze boşaltsa da asıl zihnimdeki kalabalığı boşaltmam gerektiğini farkettim. Yol boyunca konu konu düşüncelerim akış halindeydi fakat hissettiğim duygularla gelen çıkarımlar, o an söylemek istediklerim benden başkasına iletiliyordu. Malesef kendi kendime yaşadığım tatminat da yeterli olmuyordu. İçimde bir açlık olduğunu biliyordum, sesimi duyurma açlığıydı bu. Beni anlamadığını, anlamayacağını düşündüğüm insanların yanında yaşamaktan doğan bir açlıktı. Kendimi onların yanında ifade edememenin getirdiği bir içe büyümeydi. Olduğu kadar ifade etmeliydim. Dışarıya akmalıydı. Aynı zamanda bunlar takdir edilmeli ya da onaylanmalıydı. Ben zaten onaylıyordum ve takdir ediyordum fakat dışarıdan görmem gerekiyordu. Bu aile gibi ana bir oluşumun veremediği bir boşluktu ve nasıl dolduracağımı bilmiyordum.

İşte bundan dolayı buraya yazma ve paylaşma fikri doğdu. Aslında en güzeli gezerken ses kayıtı yapmak diyorum, hepsini hatırlamak zor çünkü. Fakat bu sefer de oturup ses kaydını tekrar dinleyip yazma zahmetine giricem. O sırada yazmak da ayrı gıcık bir mesele. Bir yandan yürüyüp bir yandan da yazamam. Her durumda bir şeyler eksik olacak. Ayrıca buraya yazma fikrinden doğan acaba beğenilecek mi beğenilmeyecek mi kaygısıyla değerli şeyler düşünmeye, kaydetmeye çalışacağım. Bu da asıl gezimin vereceği tatminatı düşürücektir.

1369

İşte bu noktadan güzel bir yere vardım. Bir meditasyonda asıl amaç benim için her zaman diğer öğeleri arkada bırakıp meditasyon yaptığım şey olmaktı sadece. Bu bana derin bir saflık algısı getiriyordu. Bir işi yaparken de aynı saflığı yaşamak istiyordum. Bir şeyi yaptığımda sadece onun tadını alayım istiyordum, araya ne bir söz ne bir endişe ne de farklı bir duygu girsin istiyordum. Hayat ve ben böyle değiliz ama. Bütüncül baktığımızda birden fazlayız. Bu birçok şeyi kucakta tutmak gibi ve beni zorluyor. Kendimin en saçma en ezik en işe yaramaz en beceriksiz taraflarımı kesip atıp pozitif bir benlikle kalmak istiyorum. Ama hayat bu değil. Bunu doğanın içinde farketmek daha kolay. Hepsine izin vermek, onlardan korkmamak, onlar yüzünden sevilmeyeceğini düşünmemek aslında bu korku ve düşüncelere de bir yandan izin verebilmek, bunu da pek başaramamak… İşte yapmak istediğim bu. Olduğu gibi olanı sunmak…

1377.jpg

Ray

Şimdi kim gönlümüze su serpecek
Ruhumuzun üzerine
Kim üfleyecek
Dayanılmaz yükümüzü
Kim hafifletmek için gelecek
Ya da biz kimi yakasından tutacağız
Sözcüklerle yoracağız
Anlayıp da tutsun diye bir ucundan
Kimin gözüne dik dik bakacağız
Hangi mucize bizi diriltebilir?
Ne kadar süre acımızı Tanrı katında
muhtaç yapar?
Hangi teknik bizi bizlikten çıkarır?
Hangi uğraş zihnimizi dağıtır?
Hangisi bir süreliğine bizi yatıştırır?
Nafile, nafile…
Cevapların hepsi nafile
Bu sıkıntının adı nafile
O gün de yalandı bu gün de yalan
Bir gıdım yükselmek de
Bir gıdım düşmek de

Cenneti Ararken

gustavedoreparadiselostsatanprofile.jpg

Durmak bilmez, tekrar eden oyunlar
Galipleri bellidir en başından
Ta ki tak etmişse mağlubiyet
Hırçınlaşıp kaderde küçük bir savrulmayla
Başa çıkar sevinmeden
Bunca zamanın geçişin üstüne
Hissettirse de zaferi
Aslolan yenilgi hep
Yanında taşıdığını bilir
Şansa bırakmayalım o zaman
Şansın dinamiklerini öğrenip
Hükmedelim kısmete
Yaşlanmadan, yitip gitmeden
Saf olanı yaşamayı
Bir kerecik de olsa
Tatmak uğruna

Oynak sen

18157275_1901517273422610_4068236377657885031_n

 

Seni etkilemek için bir şarkıyı mırıldanmaya başladım

Beni duymadığından eminim

Hayallerimdeki dansımız için halim yok

Durdum

Çekiliyorum boşluğuma

Hiçbir sesi duymak istemiyorum

İsteyenin ses etmeye hakkı var

Ne duymaya meyilliyim ne de

Hiçbirine yönelmeye

Tüm eylemlerim daha kafamda kurulmadan

Sana kavuşmaya çalışan bir çocuk

Sıkılmış oturuyor şimdi

 

Ağlamak mucizeleri getirmiyor

Yaşanan zaten mucize

Dualar daha tanrının önünde eğilmeden duyuldu

Zaman, umudumun tek dostu

Ya senden kopmaya

Ya da sonsuz dansımıza

Başka türlüsünü hiç bilmedim

Tam

images

Eksik olmayı seçtim
Korkmayı ve isyan etmeyi
Tüm mükemmelliklere nefret kusmayı
Kadere laf atmayı
Böylece kadere uymayı

Durmayı seçtim
Dururken kendimi yaşamayı
Olduğum halimle var olmayı
Yaşamda olabilmeyi

Şarkımı söyleyeceğim
Her bir hecesine de
Çığlıklarımı sığdıracağım
Duyurmak istediğim

Çoşkuluyum
İçten hissediyorum
Varlığın büyüsünü
Duyguların dolanışını
Arkasında beliriyor ışık
Her bir zerremi besliyor
Ve ben var olan karanlığın yanında
Tutmayı seçtim
Yaşama uysun diye
Salınsın diye
Şikayeti sessiz olsun diye
Karşı koymasın diye
Ve ben
Güvenmeyi seçtim
Gönlüm bir köşede pısmışken
Ağzım dilim oynarken
Oyuna dahilken
Deforma olmaya devam ederken
Algımı yok ederken
Size boyun eğerken
Her an bildiğime güvendim

Namaste

Bu kafamın içindeki bir oyun
Bir geçmişe bir geleceğe zıplarım
Yüksek umutlar ve haz veren gelecek hülyaları
Yapılacak güzel şeyler ve kurulu arkadaş ortamları
Kahkalar ve sevginin akışı
Sonra geçmişe akar gözlerim
Yaşanmış zorluklar ve çekilenler
Uğraşılmış şeyler ve bir kalemde silinenler
Tanıdık yüzler ve tanıdık dokunuşlar
Tatlı sevdalar ve hoşnut geçirilen vakitler
Unutulması gerekenler ve benliğe kazınmış parçalar
Neyse
Sonra da düşerim ansızın an’a
Kabullenilen korkular ve her zamanki endişeler
Çarkıfelek düşünceler ve heyecan
Doymak bilmez tutku ve ağrıyan ayaklar
Sevgi gösterisi ve paylaşma isteği
Durmak bilmeyen yaşam ve akıntıya obsesif engelleme çabası
Derin bir nefes ve yine yaşam
Bitmeyen
Beyazın bölünüp dans ettiği
Derin
Sade
Bir oyun
Namaste

 

images

Tamam…Geçti…

Lise yıllarımı özledim. Komik… Çünkü o yıllar geri gelmeyecek. Her an bulunduğumuz gerçeklikten sıyrılacakmış gibi hissediyorum. Tanrıya ‘’ Şaka mı bu! Hadi çıkar bu aptal şeyden! Bunu yapmak istemiyorum! ‘’ diyecekmiş gibiyim. Tanrıyla arama mesafe archbish-lunatic-294x300koymamın anlamı yok çünkü. Daha sızlanmaya şimdiden başladıysam işim uzun. Şimdi hala çok erken. Ama çok yaşamış gibiyim. Emekliliğimi isteyecek kadar doymuş hissediyorum. Tamam! Bu kadar yeter, dinlenmeliyim! Eğer sonsuza dek var olacaksam lisedeki cansız sıralardan biri olmak istiyorum.

Her seferinde gerçekliği yeniden anımsamak beni rahatlatıyor. Kafamın içinden çıktığımı hissediyorum. Gerçeklik canımı sıkmıyor. Canımı sıkan can sıkıcı olan şeyler. Aynı neşelendiren, sevindiren şeyler gibi işliyor mekanizması. Sırf tüm olay beynimde dönüyor diye ve ben bu işleyişi az çok kavrıyorum diye evrenin bilgisine ulaşmıyorum tabii. Ama arzuluyorum. Bilme arzusunun varlığını hissedebiliyorum. Bu istek evrene yayın yapan bir titreşime dönüşüyor. Çünkü var olan her şey gibi bir titreşime sahip, varlığını yansıtan. Ve telefonda arama yapan biri gibi bekliyorum evrenden cevaplamasını. Sonuç olarak tatmin değilim. Çünkü ders çalışmıyorum.

Neyi eksik yapıyorum lan ben ben dediğim zaman ders çalışmıyorum fikrinin doğuşu, eğer ders çalışırsam hayat her şekilde rayına oturacakmış hissini yanında getiriyor. Evet büyük katkıları olacaktır tabi. Neyse, bu konu hakkında konuşmak istemiyorum.

Ne diyorduk ? EVREN! ZİHİN! KAOS!

Öyle… Şu düşünceleri bile aklımda dolandırmak çok tatlı. Dünya yaşamını genel bir değerlendirmek, geçmişin torbasını yavaştan doldurduğunu farkedip tatminkarlık üzerine düşünme çok tatlı.

Kararımı verdim ama ben ve çok basitçe açıklanabiliyor. Sadece yaşamak. Yaşam yaşamak için. Basit bir formül. Bir şekilde bir doyuma ulaşmaya çalışmak ya da tamamlanmak için çaba harcamak ya da şuan yaptığım gibi bir formüle indirgeyip ona göre yaşamak hata. Bunun farkında olmadan ve bunları yaparak yaşamak GEREKİYOR. Evet, GEREKİYOR diyorum çünkü buna ne en iyisi ne de en doğrusu demek istedim. GEREKİYOR………………..

Yolu da çok basit. Bu konu hakkında bidaha konuşmamak. Öptüm

Tırtıklı mı Tırtıklı

peeling-bark

İnsanın adıdır kabuk. Hiç durmadan etkileştiği hayat da kabuktur. Herkes bu etkileşime tabidir. Cansızdır aynı zamanda. Etkileşimler onu canlı gösterir, etkiler bir o yana bir bu yana kukla gibi sallar. Bazen seni kazanca götürür , bazen de hezimete. Bazen en değersiz tarafınmış gibi belirir ve bazen de en övündüğün kısımdır. Hepsi bu hayat dediğimiz ve içinde bulundurduğu oyundur sadece.

İşine gelmeyen alır eline bıçağı yontmaya başlar, işine gelen ise üstüne ordan burdan eklemeler yapar. Kimisinin de eli oraya uzanmaz bile.

Kimisinde derin bir iz vardır. Bir çarpışmanın getirdiği… Kimisininki ise boyanmıştır farklı farklı renklere. Biri parlar, biri somurtur … Çeşit çeşit işte…

Ama yaşam burada değildir. Cansızlıkta nasıl yaşamdan bahsedebiliriz ? Canlı olan kabuğun altındadır. Hep akar. Hayat denilen kabuğun altındaki yaşamla uyumludur. Onunla akmaya meyillidir. Seni sen yapan da kabuğun değil yaşam olan sendir.

Şimdi gerek var mı kabukları çekiştirmeye ? Onunki böyle benimki niye böyle demeye ? Peki ya ne demeli mükemmel olucam diye çırpınıp didinmeye ? Herkes edinmiş bir kabuk işte! Savrulur durur kukla niyetine.

Ak sen de. Yaşa! Eğer kabuklarına tutunursan nasıl hatırlayasın? Derin bir nefesle bağlan kendine!

Holy Shit

Keep Trying Road Sign

Selam canım,

Hayat benim için yaşanmaz bir yer değil. Okb yaşanılmayacak bir hastalık değil. Eğer teorikte çocukluktan beridir buna sahipsem kazanmış olduğum inşaat mühendisliğini bitirebilme ve bir işte çalışabilme gibi imkanlara sahibim. Ne kadar ümit verici! Sadece istediğim mükemmel şekilde olmayacak. Sonra ise kazandığım para ile tedavi olma gibi bir imkan bulabilirim.

Hayatın acımasızlığıyla uğraşıyoruz, bir yandan sınırlandırılmış özgürlüğümüz, bir yandan sınırlandırılmış maddiyatimiz. Varlığımızın imkansızlığı yetmezmiş gibi bir de kendimize yeni sınırlar çekiyoruz. Bunları istemsizce ve iradesizce yapıyoruz. Üzerine çıkmak ve aşmak için çaba gösteriyoruz. Bazılarımız sadece biraz daha tat almak için, kıçının rahatlığı için uğraşıyor. Ama uğraşıyoruz. Uğraşmaktan çekinmek demek yavaş yavaş ölmeyi ya da bitmeyi seçmek demek. Herşeyi azar azar  kaybetmeyi göze almak demek.

Bazılarımızın bu anlamlı hayatına bir de hastalıklar ekleniyor. Herkesin eşit durumda olduğunu görüp pek de yakınmayan bir insan için hastalık hiç de çekilecek dert değil. Neden başıma geldi ki ?

Belki de bu sınırlılık altında yaşamakdır hayatı anlamlı kılan ? Hani en çok haz aldığımız anlar aslında sınırlılık ve eksiklik durumlarında değer kazanır ya. Herşeye rağmen düşününce nefes almak bile çok güzel. Pardon, nefesle ilgili bir hastalığın var demek ; mesela müzikler çok güzel. Seninle aynı dünyayı paylaşan bir insanın tasarladığı ve duyduğun zaman gönlündeki duyguları uyandırabilen ve ‘çok iyi ya’ dedirtebilen bir şey. Çok iyi ya…

Tanrı’ya da değineceğim tabi. Geçenlerde bir söz gördüm: ‘sen evet de desen hayır da desen haklısın’ diye. Yani dayak da yesen, sevgi de görsen arkasında bir hak olduğunu bilmek lazım. İşte kavgaları bitiren, tezatları birleştiren, ikiliğin üstünde olan hak.  Derde düştüğünde o mertebe çıkıp bir göz gezdirmek her zaman karlıdır. Sırtını yaslamak çoğu zaman, içindeki derin kaynağa, evrendeki sarsılmaz güce. Bırak gönlünü arındırsın, yükü alsın, umut olsun, güven olsun…

Bu yaşamı kabul etmek lazım, ilk önce yerini bilmek lazım, yeri kabullenmek ve ağlamamak lazım. Belki ağlamalı bir dönemden sonra gelicek bu ama gelicek. Belki de benim gibi günde elli kez bu döngü devam edicek. Ama şuan o güzel dönemden sesleniyorum, aşılmayacak bir şey değil. Belki aşılmasına da gerek yok. Aşılması bir şey ifade etmeyecek çünkü aşılacak her zaman bişeyler olacak. Mesele bu nurun aktığı yolda olmak. O nurla beraber değişmek ve onu istediğin yöne sürebilmek. Hayata akıtmak ya da. Hayatta alanlara ve kişilere ışık dağıtmak. İçten gelenle ve seni yolda tutanla uyumlu yaşamak. Bir şeye ulaşmak için değil, eline geçeni yaşamak.